PostHeaderIcon Türkiye’deki Sosyoloji Çalışmaları

TÜRKİYE’DEKİ SOSYOLOJİ ÇALIŞMALARI  

Sosyoloji, toplum ve toplum olayları ile ilgili olarak elde edilen sistemli bilgilerimizin bilimidir. Bir bilim olarak sosyoloji XIX. yüzyıl koşullarında ortaya çıkmış. Bu nedenle ortaya çıktığı yer olan Batı’nın XIX. yüzyıl koşulları ile yakından ilgili bir gelişim içinde olmuştur. Bu yüzyılda Batı yeryüzünde çok önemli olanaklar elde etmesine, kendi dünya egemenliğini kurmuş bulunmasına karşın kendi içinde çok büyük sorunlarla karşı karşıya kalmış ve kurduğu bu egemenliğin zamanla tehlikeye düşeceğinin ayrımına varmıştır. Bu yüzyılda Batı toplumları birbirleri ardı sıra gelen büyük devrimlerle çalkalanmakta, toplumsal çatışma ve uyumsuzluklar hat safhaya ulaşmaktadır. Bu sebeple Batı, elde etmiş olduğu üstünlüğü tartışma konusu yapmadan ve bu üstünlüklerden yararlanarak sorunlarını anlama ve aşabilme çabasını sosyoloji bilimi ile yakalamaya çalışmıştır. Batı’nın temel endişesini kendi sorunlarına yönelik olarak oluşmuştur. oluşmaktadır.

Bu nedenle kendi iç çelişki ve çekişmeleri sorunlarının ve kaygılarının kaynağı olması nedeniyle konuyu kendisiyle sınırlandırma yoluna gitmiştir. Bunun için de çalışmalarında sosyoloji toplumu birim olarak kabul etmiştir. Batı’nın kendi tasalarıyla belirlenmiş sorunlarıyla sınırlandırılmış bir birim olarak sosyolojide karşımıza soyut ve mutlak bir topluluk kavramı çıkmaktadır. Bu kavram aynı anda belli bir geleneğin ve düşünce mirasının da ürünüdür. Batı, uygarlıkların oluşumunda rol almaması nedeniyle kendi deneylerinde sağlayamadığı bilgiyi soyut düzeyde, akıl düzeyinde yakalamak isteğinde olmuştur. Bu yüzden de sorunun söz konusu biçimde ortaya konulmuş olması sosyolojide yadırganmamıştır. Batı ayrıca XIX. yüzyılda elde etmiş olduğu egemenlikle kendisini dünya ile, kendi tarihini dünya tarihi ile özdeşleştirmeye başlamıştır.

Dünyanın kaderini artık Batı’nın belirlediği inancı yaygınlaşmıştır. Sosyolojinin Batı’da ortaya çıkmış olması ve daha çok Batı’nın çıkarları ile paralel bir gelişim göstermiş olması sosyolojiye ilk başlarda bütünü ile Batı ile sınırlı sorunların dünya çapında evrenselleştirilmesi görevini de vermiş, buna paralel olarak Batı-dışı ülkelerde ortaya çıkan sosyoloji anlayışlarının temelini de bu yaklaşım oluşturmuştur. Ancak sosyolojinin Batı sorun ve çıkarları ile sınırlandırılması bugün için sosyolojinin oluşmuş bilim kimliği ile bağdaşmamaktadır. Nitekim sosyoloji,t oplumların kendi kendileri konusunda bilinçlenmesi, sorunlarına çözüm aramak çabası ile var olmaya başlamış buna bağlı olarak da bilim kimliği kazanabilmiştir.

Bu bakımdan bizim de kendi sorunlarımızı çözmede fonksiyon icra edecek ve kendi çıkarlarımız doğrultusunda geliştirilecek bir sosyolojiye gereksinimiz bulunmaktadır. Buda hiç kuşkusuz Türk toplum çıkarları çerçevesinde düşünme zorunluluğu bulunan,kendi çıkarına ve hesabına meseleleri sosyoloji bilimine sunan bir anlayışa gerek duymaktadır. Türkiye’de Sosyoloji Bizde bilimsel anlamda sosyoloji çalışmaları çok erken başlamıştır. Ancak sosyolojinin doğuş yıllarında Batı sosyolojisinde ortaya çıkan gelişmelere benzer şartların oluşmadığı da görülmektedir. Böyle bir durumda, Türkiye’de Batıda belli koşulların ürünü olarak doğan ve Batı’nın o gün için yaşadığı sorunlara çare bulma amacı ile ortaya çıkan sosyoloji bilimi’nin Osmanlı’da kısa bir süre içinde ciddiye alınır olması önemli bir soru konusu oluşturmaktadır.

Bu soruya belki de verilecek en net cevap, her iki toplumun sosyolojiden beklentilerinin neler olduğunun açıklanması ile belirginleşecektir. İlk etapta belirtilmesi gereken husus,sosyolojiyi Batıda ortaya çıkaran şartlar ile Osmanlı’da ilgi konusu olmasını sağlayan koşulların çok farklı noktalarda odaklanmış olmasıdır. “Osmanlı yöneticileri, ideologları ve aydınları sosyolojiyi, Osmanlı devletini kurtaracak sihirli bir güç olarak değerlendirdiler. Başka bir ifade ile sosyoloji, Batı’da pek çok toplumsal, ekonomik, kültürel, siyasal ve uluslar arası nedenle bağlı olarak doğmasına karşılık Osmanlı’da siyasal kaygılarla gündeme gelmiş ve yerleşmiştir.”1Böylece Batı, dünya egemenliğini ele geçirmesi sonucu bu üstünlüğünden yararlanarak sorunlarına sosyoloji kanalı ile çözüm aramak isterken, bizim sosyolojiden beklentimiz ise Batının aksine yitirilen dünya egemenliğimizin neticesinde içine düşülen bocalamalardan çıkış yolları arama görevi ile sınırlıdır. Bu bakımdan sosyoloji bizde ve Batıda birbirinden çok farklı sorunlara karşılık arama süreçlerinde gelişim göstermiştir.

Ülkemizde sosyoloji oldukça erken bir dönemde faaliyetlerine başlamış ve Durkheim’in Fransa’da kurduğu ilk sosyoloji kürsüsünü müteakip1914’de İstanbul Dar’ül Fünûn’da Ziya Gökalp tarafından kurulan sosyoloji kürsüsü dünyanın ikinci en eski sosyoloji bölümü olma özelliğini taşıması açısından önemlidir. Bu ilk kuruluş yıllarından itibaren Türk sosyolojisi ülkenin yaşadığı sorunlara çözüm bulma konusunda yoğun bir faaliyet içinde olmuştur.1917 yılında yayımlanmaya başlayan İctimâiyat Mecmuası’nın önsöz yazısına bakıldığında sosyoloji biliminden beklentilerin ne derece büyük olduğu anlaşılmaktadır. Bu yazıda şöyle denilmektedir: “Son zamanlarda memleketimizde içtimâi ilimler pek ziyade rağbete mazhar olmuştur. Bilhassa içtimâiyât bütün münevver zihinleri az çok işgal etmektedir. İntikal devresinde bulunan ve her yerde söylenildiği gibi içtimâi bir buhran geçiren bir memlekette herkesi en ziyade düşündüren mesele tabiidir ki mevcut içtimâi müesseselerden hangisinin tabii ve hangisinin marazi olduğunu anlamak ve lazım gelenlerin ıslah veya tadili çaresini aramaktır.Fakat bir cemiyet dahilindeki müessesâtı ıslah ve tedavi etmek için bu müesseselerin mahiyetini,ne gibi kanunlara tabi bulunduğunu bilmek iktiza eder. Bacon’un âlem-i tabii hakkında söylediği şey, içtimâi alem hakkında da aynen kâbil-i tatbiktir.İçtimâi bir heyete icrayı tesir edebilmek için bu heyetin muayyen kanunlarını ve bunun, insanların iradesiyle lâlettayin değişebilecek bir makine olmadığını bilmek lazımdır. Bunu da içtimâyât ilmi öğretir.”3 Tekrar belirtirsek sosyoloji bir bilim olarak Batıda doğmuş olmasına rağmen daha ilk günlerden itibaren Türkiye’de büyük bir ilgi ve alaka görmüştür.

Bu ilginin çeşitli nedenleri bulunmaktadır. Sosyoloji biliminin bizde daha ilk günlerden itibaren düşün çevrelerinde geniş yankı bulmasının ilk nedeni sosyoloji biliminin ortaya koyduğu açıklama biçimi ile bizim toplum olarak geçmişten beri süre gelen olaylara yaklaşım biçimimizle olan paralelliktir. “Sosyoloji bilimiyle kurmuş olduğumuz ilişki bir Batı biliminin Batı-dışı ülkelerde yer edinmesinde öncülük, Batı etkisinin Doğu’ya yayılmasına aracılık etmek değildir. Kendi düşünce geleneğimize, toplum sorunlarına yaklaşım biçimimize uygun düşmesi nedeniyle sosyoloji yurdumuzda benimsenmiş, bir bilim olarak ona sahip çıkılmıştır.”4 Başka bir deyişle sosyoloji özünde sorunlara toplum düzeyinde çözüm bulanabileceği inancını taşıdığı için Türkiye’de ilgi toplamış, bugünkü yerini kazanmıştır. Nitekim daha sonraları Ziya Gökalp eli ile Türkiye’de yaygınlaşacak olan Durkheim  sosyolojisi’nin sosyoloji ekolleri arasında etkinlik kazanmasında da her ne kadar Gökalp’in çabaları önemli olsa da esas olarak Durkheim sosyolojisi ile Türkiye’nin toplum olaylarına bakışı arasında var olan belli bir paralellik dikkati çekmektedir. Türkiye’de sorunlar önünde kişisel başarı ve çıkış yollarının ötesinde toplumdan çözüme gitme yöntemi benimsendiği için Ziya Gökalp’in taşıyıcısı olduğu sosyoloji anlayışı ile bizim önemli benzerliklerimiz bulunmaktadır. Yine aynı nedenle Ziya Gökalp’in Türk milliyetçiliğinin kurucusu olmasında da herhangi olağan dışı bir durum bulunmamaktadır. Bu şekilde sosyoloji bilimi; sınıf ve zümre çatışması olmayan organik bir toplum görüşü, bireylerin üstünde ve onları aşan bir yapı için son derece elverişli bir malzeme sunmaktadır: “Türkiye’de sosyoloji, Türk modernleşmesinin önemli kaynaklarından birini oluşturdu; ulus devletin kuruluş sürecinde de resmi ideolojinin kurucu öğelerinden önemli bir bölümünü sağladı; en önemlisi, toplumun kendisini yeni bir “toplumsal bütünlük” olarak algılaması, Ziya Gökalp’in Durkheim’dan esinlenerek önerdiği “ulusal mefkûrecilik” içinde düşünebilmesi için temel referansı oluşturdu.”5 Sosyolojinin Türkiye’ye hiçbir geçikme olmadan girmiş olmasının bir başka nedeni de bu bilimin bize hazır çözümler sunabileceğine ilişkin ilk sosyologlarımızda oluşan kanaatlerdir. Bu denenle sosyoloji ülkemize aktarılırken, bu bilimin ana vatanı olan Batı’nın sorunları çevresinde şekillenen doğası da aktarılmıştır.

Sosyolojiyi bizde ilk olarak temsil eden kişiler de her ne kadar ana kaygıları toplumumuzun sorunlarına çözüm aramak olsa da sosyoloji bilimi çerçevesinde daha önce Batı’da bulunan çözümlerin bizde de geçerli olacağına ilişkin bir anlayış içinde olmuşlardır. Bu nedenle “konu sorunun araştırılması sırasında sorunun özellik ve niteliklerine uygun çözümlerin bulunması olmaktan çıkınca tasa da bilinen ve artık araştırmaya değmez sorunlara hazır, ısmarlama çözümler bulmak olmuştur.”6Bu sebeple Türkiye’deki sosyoloji çalışmalarında, daha sonra gelenekselleşecek bir anlayış henüz bu bilimin ilk olarak ülkemize girdiği yıllardan başlayarak egemen olmaya başlamış, Batı’da yürütülen sosyoloji çalışmaları sonucunda elde edilen bilgi ve çözümlerin bizde de geçerli olduğu konusunda herhangi bir kuşku duyulmamıştır: “Sosyolojimiz, yurdumuz sorunlarının karşılıklarını Batı sosyolojisinde bulunduğuna inanmış ve bu inancı sonunda Batıda edindiği bilgileri aktarmaya koyulmuştur”7 Türkiye’de sosyolojinin öncülüğünü yapan ilk düşünürlerimizin yönelişlerinin incelenmesinde de önemli sonuçlar çıkmaktadır. Bu konuda ilk söylenecek olan sosyologlarımızın sadece bilim yapmakla yetinmedikleri aynı zamanda siyasetin de içinde olduklarıdır. Yaşadıkları dönem itibariyle yıkılışın eşiğinde olan bir Devlete tanıklık yapan bu ilk sosyologlarımızın temel çabası toplum ve Devlet hayatının yeninden inşası için çaba sarf etme zorunluluğunu doğurmuştur. Bu bakımdan yaşanan kimlik sorunlarına çözüm getirme önerisinde olan bir bilim iddiası ile ortaya çıkan sosyoloji’nin geniş bir kabul görmesinin alt yapısı da oluşmuş bulunmaktadır. Böylelikle sosyoloji, Batı’dan gönüllü bir biçimde başlıca eğilim ve tartışmalarıyla birlikte benimsenmiştir. Türkiye sorunlarla karşı karşıya olmasına rağmen geleneksel yapısı ve kimliği içinde bu sorunlarla baş edebilme özelliğini yitirmiş bulunmaktadır.

Bu bakımdan yeni kimliğimizin sorunlarımızın çözümlenmesiyle yakından ilişkili olması yüzünden toplumumuzda yeni kimliğimizin oluşturulması görevini yüklenmiş bulunan sosyoloji, yol göstericilik rolünü kolayca benimsemiş ve sorunlarımıza çözüm reçeteleri önermiştir.8 Türk sosyolojisinin iki kurucu ismi Prens Sabahattin ve Ziya Gökalp bu bilimsel faaliyetlerin ötesinde aynı zamanda ülke sorunlarına çözüm arayan farklı siyaset anlayışlarının temsilcileridirler.Ziya Gökalp İttihat ve Terakki partisinin ideologudur.

Bunun da ötesinde yeni kurulacak Cumhuriyetin oluşumunda da benzer görevlere sahip olacak olan bir düşünür olarak geniş kabul görmüştür. Sabahattin Bey ise bir ara İttihat ve Terakki hareketi içinde yer alsa da Ziya Gökap’in esinlendiği Durkheim yerine bir başka Fransız sosyologu Le Play’in Türkiye’deki tanıtıcısı olarak karşımıza çıkmış ve teşebü şahsi ve ademi merkeziyetçi bir yapı önermiştir. Yaklaşımlarını güncel siyasetle olan bağlantısı yazdığı eserinin adı ile de yakından ilintilidir. Yıkılışın kenarına gelmiş bir ülkede “Türkiye Nasıl Kurtarılabilir?” adlı bir eser vermesi onun ele aldığı konuları ne derece siyasi bir zeminde işlediğini bize göstermektedir. Bu da sosyoloji’den beklentilerimizin zemininin yeni kimliğimizin oluşuma katkı sağlam noktasında da işlerlik kazandığını göstermektedir. “Batı’da doğar doğmaz Türkiye’ye aktarılan sosyoloji’nin amacı da, yarı kutsallaştırılmış kavram ve yöntemleri ile, yeni siyasal tercih çerçevesinde ortaya çıkan kimlik arayışına, ülkenin içerde ve dışarıda yaşadığı sorunlara, ülkeyi çöküşe götüren durumlara çare bulmaktır. Türk aydınlarının sosyolojiye canla başla sahip çıkışlarının temel nedeni budur.”

Leave a Reply

İstanbul Hava
25°
Karikatür Yarışma Haberleri
Karikatür Yarışma Haberleri
Felsefe Tweets

Felsefe ispanyolca matematige ayni gün calisabilmek=Felsefik ve analitik dusunme+İki yabancı dil.Mütevazi olamayacagim muhtesemim sanki😎

About 6 minutes ago from Dilara's Twitter via Twitter for iPhone

Muşul/Karikatür
Ahmet Tanju Muşul
Sayaç
Okullar Okullar